|
Gisèle, kimsiniz?
Fransa’da, Cannes’da doğdum. On altı yaşında iken, şiir dalında Fransız Cumhuriyeti “Cumhurbaşkanı Büyük Ödülü” aldım. Sonra, Nice Üniversitesi Edebiyat bölümünde Yüksek Lisans yaptım. Fransızca Edebiyat öğretmenliği yapmaya başladım ve eşimle tanıştık. Eşim Türk ve o zaman, turizm acentası sahibiydi. İş için Cannes’a geliyordu. Evlendik ve 1983’te, İstanbul’a yerleştim. Sen Mişel Lisesi'nde 10 yıl ve 1992 yılından beri de Pier Loti Fransız Lisesi'nde Fransız edebiyatı öğretmenliği yapıyorum.
İki çocuğum var. Türk vatandaşı oldum.
Nerede Yazıyorsunuz?
Yazacağım şeylere kendimi tamamen verebilmem için, çalıştığım ortamın açık hava olmaması gerek. Yani üzerimde bir dam olmalı.Yazdığım konuya göre yer çok önemli. Eğer konu geçmişle ilgiliyse, tamamen bir kurguysa, bugünkü dünyadan kopuksa ben de kendimi izole etmeliyim.Yani kendimi kapatmalı ve dış dünyayla ilişkimi kesmeliyim. Mesela evimde ufak bir çalışma odam var. İstanbul‘da 1960'lı yılların apartmanlarında, evdeki yardımcının kalacağı oda olarak tasarlanmış bu yer ufak bir kütüphaneye dönüşmüş vaziyette. O odada sanki yazdığım ortamı yaşıyor gibi oluyorum.Yazmam için gerekli her şeye elimi uzatınca ulaşabiliyorum. Bir çalışma masam, üzerinde bilgisayarım ve çevremde gerekli tüm belgeler. “Mahperi Hatun” romanını o odada yazdığım gibi devamı olacak daha ismini koyamadığım romanı da o odada yazmaktayım.
Ama konu bugünkü dünyada geçiyorsa kendimi bir ‘’Beyoğlu Kafe’sine ‘’ atmalıyım. Defterimi açıyorum ve bekliyorum. Neyi mi? İlham gelmesini. Gelene, geçene bakıp, etrafımdaki oturanları incelerken kendimi yazıyor buluyorum. Bence yazar bir süngerdir. İnsanlara, çok normal gelen şeyleri algılayıp beyinlerine yüklüyorlar. Ve zamanla beyin dolup taşınca yazmaya başlıyorlar. Bir haber, bir konuşma, bir martı tüyü, bir kelime, havadaki ufak bir esinti yazmak için ve bir dünya yaratmak için neden olabiliyor. Bir kafede yazmak muhteşem bir olaydır. Bütün konuşmaları duyuyor, olayları görüyor ama katılmıyorsunuz. Onları yargılamadan hayatlarının bir kesitini kullanıyorsunuz. İnsanlar o ara sizin nelerle meşgul olduğunuzu bilmiyorlar. Bir kenarda saklanıyorsunuz. Okulda tuvalette sigara içmek gibi bir şey bu . « İstanbul’dan Pencereler » romanını daha çok böyle ortamlarda yazdım.
Ne zaman yazıyorsunuz?
Herkesin yaşadığı hayatı yaşarken yazmak.
Günlük hayatta herkes gibi yaşayıp, yazabilmek pek kolay değil. Boş zamanınızla, ilham perinizin çok iyi uyuşması gerek. Aslında yazmak için ilham gelmesi içgüdüyle, tutkuyla veya inançla kıyaslanabilir. Ismarlama olmuyor. O an çok meşgul olabilirsiniz, işten başınızı kaldıramıyacak durumda olabilirsiniz, bir anda ben burdayım der. Elbette bunu demesi için çalışmak gerek. Çalıştıkça ilham kendiliğinden gelmeye başlar. Ve zamanla artarak devam eder. İş hayatı, aile hayatı ve yazmak. İşte benim hayatım . Edebiyat öğretmeni olduğum için normal zamanlarda, zamanımın büyük bir bölümü okulda geçiyor. Ev işleri, eşim, çocuklarım derken gün bitiyor. Bir de sosyal hayatınız var. Türkiye’ye geldiğimde ilk zamanlar zorlanmıştım. Yabancı bir ülkede anlayamadığınız bir dil tanımadığınız bir kültür ve tanımadığınız insanlar. Fransız mutfağını öğrenmeden Türk mutfağını öğrendim. Şimdi her ikisindede bayağı usta olduğum söyleniyor. Zamanla alışmaya başladım. Özellikle Türkçe anlamaya ve konuşmaya başladıktan sonra hayatım kolaylaştı. Ama Türkçemi roman yazacak kadar geliştiremedim. Hâlâ Fransızca yazıyorum.
Bu arada ne zaman yazıyorum derseniz, sanki ikili bir hayat yaşıyor gibiyim. Çünkü beynimin bir bölümü devamlı yazmaya programlı. Nerede olursam olayım, ne yaparsam yapayım otobüste, takside, mutfakta, edebiyat öğretmenliği yaptığım için dersler arası vakit bulunca devamlı küçük defterime notlar alırım. Bana bir hikâye anlatırlar, veya bir sır verirler bu ben de bir romanın başlangıcı veya bir bölümü olabilir. Hem ordayımdır hem de kurgusunu yaptığım romanda. Kısacası iki hayat bir arada yaşarım. Bu da benim çok hoşuma gidiyor .
Genelde sabahları yazı yazmak için zamanım olmuyor. Akşamları ve özellikle geceleri, herkes uyuduktan sonra saatlerce yazabiliyorum. Çalışan bir insan olduğum için tatiller benim için bulunmaz nimet. Tatillerde tüm zamanımı yazmaya ayırabiliyorum.
Bilgisayar veya el yazısı?
Senelerce elde kalem, hikâyelerimi, romanlarımı, şiirlerimi kâğıda dökmeye çalıştım. Bilgisayara direndim. Ama mecburen kullanmaya başladım. Başlangıçta yazmış olduğum onlarca sayfayı yanlış bir tuşa basıp sildiğim zamanlar gözlerimden yaşlar geldi. Ama şimdilerde bilgisayarsız bir yazar düşünemiyorum. Hayatımızı kolaylaştırdı.. Ama yinede bilgisayarsız ortamlarda, ön çalışmalarımı menekşe rengi mürekkepli dolmakalemimle büyük bir zevk içerisinde yazıyorum.
Ne zaman yazmaya başladınız?
Daha çocuk yaşlarda okumayı çok seviyordum. Ne bulursam okuyordum. Kısa sürede evdeki tüm kitapları okumuştum. Edebiyatla yaşar olmuştum. Bu okuma aşkı beni yazmaya itti. On yaşımda bir tek arzum vardı ‘’roman yazmak’’. O yaz tatilinde yazdığım romana ismimi ekleyince zannedersem yazım hayatıyla evlenmiştim. Derslerde sıkıldığım zamanlar şiir yazardım. Ve bu beni çok uslu, model bir öğrenci yapmıştı. O zamandan beri devamlı yazdım.
Yazmak benim için boş zamanlarım doldurmak için yaptığım bir şey değil, bir zorunluluk, bir gereklilik. Yazmadan, hayatın nasıl olabileceğini düşünemiyorum. Yazmak, benim için, bir hayat tarzı.
|